Frogwares, 25 yılı aşkın süredir geliştirdiği Sherlock Holmes oyunlarından ve The Sinking City serisinin ilk halkasından edindiği tecrübeyle bu kez radikal bir karar almış ve karşımıza The Sinking City 2 ile bambaşka bir türde çıkmış. İlk oyundaki açık dünya dedektifliğini ve ipucu peşinde koşma mekaniklerini arka plana iten bu yapım, doğrudan Resident Evil 2, Resident Evil 4, Silent Hill 2 ve Alan Wake 2 gibi modern hayatta kalma korkusu oyunlarından ilham alan üçüncü şahıs bakış açılı tekinsiz bir aksiyon korku oyununa dönüşmüş.
Bu radikal makas değişimiyle birlikte kendimizi 1920’lerin sular altında kalmış tekinsiz port limanı Arkham şehrinde, kısıtlı kaynaklarla hayatta kalmaya çalışırken ve her köşede pusuya yatmış korkunç canavarlarla mücadele ederken buluyoruz. The Sinking City 2 oyununun temel mekanikleri aslında klasik hayatta kalma ve korku formülüne sadık ilerliyor; sınırlı envanter kapasitesiyle cebelleşiyor, haritada güvenli odalar arıyor, mermi ve sağlık malzemesi üretebilmek için etraftan kimyasallar, barutlar, metal parçaları ve şifalı otlar topluyoruz.
Bölümler arasında ayak basılmamış yolları keşfederken ve önceden kilitli olan kestirmeleri açarak güvenli rotalar oluştururken, bir yandan da Arkham’ın karanlık labirentlerinde motorlu teknemizle süzülüyoruz. Bu liman kentinde teknemizle dolaştığımız sular bizi otel, hastane, kütüphane, kilise, katedral, mezarlık, kriptler, akıl hastanesi, balık pazarı ve Miskatonic Üniversitesi gibi her biri kendine has tekinsiz atmosferlere ve bulmacalara sahip olan daha kapalı alanlara taşıyor.
Balık pazarındaki oynanamayan zaman yolculuğu sekansı gibi bazı kaçırılmış fırsatlar bulunsa da bu mekanların tasarımı son derece başarılı. Hastane bölümünde ise Ukrayna’daki cephe hattından askerlerin gerçek mektuplarına ve anlatılarına yer verilen, oyunun tonunu bozmadan organik bir şekilde yedirilmiş son derece duygusal ve dokunaklı bir sahne bulunuyor.
Bu boğucu atmosferin merkezinde yeni kahramanımız olan Calvin Rafferty yer alıyor. Kendisi Indiana Jones benzeri bir hazine avcısı ve okültist olsa da ne yazık ki onun karizmasından biraz yoksun. Calvin, sevgilisi Faye Adelaide Bennett ile birlikte evinde tehlikeli bir okült ritüel gerçekleştirmiş, ancak ritüelin ters gitmesiyle Faye süpernatural bir komaya girerek ruhu Rüya Alemi’nde hapsolmuştur. Faye’in bedeni ise kötü güçler tarafından çalınmıştır.
Calvin, aşkının hem bedenini hem de ruhunu kurtarmak ve bu lanet selin kaynağını bulmak amacıyla kendini Arkham’ın sırılsıklam sokaklarına atar. Biz de Calvin ve Faye’in geçmişteki ilişkisini geri dönüş sahneleri ve oyun sonuna doğru çıktığımız romantik bir tekne gezisinde keşfederken, tekinsiz karakterler ve tuhaf yerlilerle dolu bu kabusun içine çekiliyoruz. Ancak anlatı ne yazık ki bu harika potansiyeli koruyamıyor; bedenini bulup tekrar kaybetme ve yeniden arama gibi sürekli tekrarlanan bir döngü yüzünden hikaye zaman zaman ritmini ve merak uyandırıcı yapısını kaybediyor.
Arkham’ın derinliklerinde bizi bekleyen kabuslar ise gerçekten mide bulandırıcı. Şehirde Slither adı verilen ve cesetlerin içine girerek onları canlandıran solucan benzeri asalak yaratıklar cirit atıyor. Derinlerden yükselen Deep Ones yaratıkları, gölgeleri büken varlıklar, iki çift koluyla kendi yüzünü yırtan grotesk canavarlar ve hastane koridorlarında bizi amansızca kovalayan, öldürülemez bir mürekkep canavarı gibi birçok tekinsiz düşmanla karşılaşıyoruz. Ne yazık ki oyunda sadece dört ana düşman varyasyonu bulunması çeşitlilik açısından biraz can sıkıcı.
The Sinking City 2 içerisindeki savaş mekanikleri ise oldukça dinamik; silahların ağırlığı ve vuruş hissi son derece tok olsa da düşmanların öngörülemez ve kıvrak hareketleri nişan almayı zorlaştırıyor. Düşmanların üzerinde zamanla beliren parlak zayıf noktaları vurarak ağır hasar verebiliyoruz. Mermi oldukça kıt olduğundan, düşmanları sersemletip Dead Space tarzı bir ayak ezme saldırısıyla işlerini bitirmek mermi tasarrufu için hayati önem taşıyor, her ne kadar Calvin’in ayağını kaldırması adeta iş günleri sürecek kadar yavaş hissettirse de.
The Sinking City 2 oyununda kürek gibi yakın dövüş silahlarının olmaması ve sadece jank hissettiren bir yumrukla yetinmemiz de bir eksiklik. Ayrıca, nişan alırken kameranın aşırı yakınlaşması çevremizdeki diğer düşmanları görmemizi engelleyerek bizi arkadan gelen darbelere açık hale getiriyor. Koşarak kaçmaya çalıştığımızda ise jank dodge mekaniği yüzünden sık sık köşelere sıkışabiliyor veya kapı eşiklerini kapatan canavar yığınlarının arasında kalabiliyoruz. Oyunun sonlarına doğru karşımıza çıkan, sınırsız düşman dalgası altında kaplumbağa hızında şalter indirmeye çalıştığımız bazı sinir bozucu odalar ise tempoyu feci baltalıyor.
Bulmacalar ve dedektiflik kısmına geldiğimizde ise hayranların ikiye bölüneceği kesin. The Sinking City oyunundaki Mind Palace sistemi gitmiş, yerine duraklatma menüsünde yer alan basit bir ipucu panosu gelmiş. Frogwares, The Sinking City 2 içerisindeki araştırmaları tamamen isteğe bağlı hale getirerek ana hikayenin ilerleyişini kilitlemeyecek şekilde kurgulamış.
Ancak bu durum dedektiflik mekaniklerinin fazlasıyla basitleştirilmesine yol açmış; zor bulmaca seviyesinde bile tek yapmamız gereken üzerlerinde aynı semboller olan kağıt parçalarını birleştirmek oluyor ki bu da oyuncuya gerçek bir dedektiflik hissi vermiyor. Yine de bu bulmacaları çözmek ve etrafı araştırmak son derece ödüllendirici.
Çözdüğümüz her gizem bizi yeni silah eklentilerine, mermilere veya yetenek tablosunda harcayabileceğimiz Rüya Özlerine ulaştırıyor. Bu özlerle Calvin’in kemerindeki gümüş maskeye takabileceğimiz, aldığımız hasarı azaltan, can basmayı artıran veya Shotgun Axe gibi özel silah modifikasyonları sağlayan 16 farklı yetenekten en fazla 4 tanesini kuşanabiliyoruz. Ne yazık ki bu yeteneklerin birçoğu oldukça sönük ve durumsal kalıyor.
Teknik tarafta oyun, Unreal Engine 5 motorunun gücünü kullanıyor; atmosferik sisler, neon ışıkların aydınlattığı kasvetli Art Deco mimarisi ve muazzam müzikler tekinsizliği sonuna kadar hissettiriyor. Ancak bu görsel şölen beraberinde teknik pürüzleri de getiriyor. Düşmanların sahneye çıkmadan önce T-pose şeklinde donup kalması, kaplamaların geç yüklenmesi ve özellikle oyunun son bölümlerinde yoğun çatışmalar esnasında yaşanan ciddi işlemci kaynaklı donmalar can sıkabiliyor.
Konsolda ie Kalite ve Performans modları sunulurken, PC üzerinde NVIDIA DLSS 4.5 ve ultra geniş ekran desteği mevcut. Zorluk dereceleri ise oldukça esnek; dövüşmek istemeyenler için Sweet Dreams seçeneğinden, en ufak hatayı affetmeyen Sleep Demon’a kadar dört farklı ayar bulunuyor. Araştırmalar için de Breezy ve Brainy adında iki zorluk seviyesi tasarlanmış. Ayrıca oyunda Mushroom Jack yayınlarının tamamını dinlemek, gizli yazıları okumak veya tüm yetenekleri açmak gibi görevlerle kazanılan başarımlar ile New Game+ seçeneği bulunuyor.
Steam üzerinde oyunun standart versiyonu 30 dolardan satılırken, kıyafetler ve kaynaklar içeren Deluxe Edition 33 dolar, yeni bir bölge ve silah eklentileri barındıran Holloway Manor yan görevli Premium Edition ise 36 dolardan alıcı buluyor. 9 ila 14 saat arası süren bu kısa deneyim için oyunun fiyat etiketinin global çapta biraz yüksek olduğunu söylemek gerekir ama bölgemize özel bir fiyatlandırma politikası mevcut ve en pahalı sürüm bile bence içeriğe kıyasla uygun sayılır.
Toparlamak gerekirse, The Sinking City 2, Frogwares için kesinlikle cesur ve yapım aşamasında Ukrayna’da yaşanan savaşın zorlu koşulları düşünüldüğünde takdire şayan bir adım. Kendi özgün dedektiflik kimliğini bir kenara bırakıp popüler Resident Evil formülüne fazla sadık kalması bazı eski hayranları üzebilir, ancak sunduğu tekinsiz Arkham atmosferi, harika müzikler ve yenilenen hayatta kalma mekanikleriyle türün meraklılarına keyifli ve karanlık bir serüven vaat ediyor. Eğer kozmik korku edebiyatını seviyorsanız ve canavarları solucan ezmesi haline getirmekten keyif alıyorsanız, bu sular altında kalmış kabusa kesinlikle şans vermelisiniz.





