Hayatında hiç video oyunu oynamamış ya da bu dünyaya tamamen yabancı birine Beast of Reincarnation oyununu anlatmak gerekirse, bunu bir genç kadının ve onun devasa, sevimli ama amansız köpeğinin kıyamet sonrası çökmüş bir dünyadaki hayatta kalma ve dünyayı kurtarma yolculuğu olarak tanımlayabiliriz. İkonik ve efsanevi Pokémon serisinin arkasındaki geliştirici ekip olan Game Freak tarafından hazırlanan bu yapım, temelinde kılıç dövüşleri ve özel yeteneklerle harmanlanmış, üçüncü şahıs bakış açısından oynanan bir aksiyon ve rol yapma oyunu.
Beast of Reincarnation oyununun en sıra dışı yanı ise iki farklı dövüş tarzını birleştirmesi: Bir yandan gerçek zamanlı olarak düşman saldırılarından kaçıp kılıcınızla saldırırken, diğer yandan savaşın ortasında zamanı yavaşlatıp yanınızdaki sadık köpeğe komutlar verebiliyorsunuz. Eğer diğer popüler video oyunlarıyla kıyaslamak gerekirse, Beast of Reincarnation adeta devasa mekanik bir çorba gibi.
Düşman saldırılarını tam zamanında savuşturma odaklı dövüş yapısıyla Sekiro: Shadows Die Twice oyununu, zamanı durdurup menüden komut seçme mantığıyla Final Fantasy VII Remake yapıtını andırıyor. Doğanın istila ettiği yeşillikler içindeki kıyamet sonrası Japonya atmosferiyle Horizon (Zero Dawn, Forbidden West) serisini, devasa canavarları avlama temasıyla ise Monster Hunter ve Shadow of the Colossus gibi klasikleri akla getiriyor. Kısacası, endüstrinin en sevilen formüllerini alıp tek bir potada eritmeye çalışan son derece iddialı bir deneme var karşımızda.
Beast of Reincarnation bizi 4026 yılının kıyamet sonrası Japonya topraklarına götürüyor. Dünya, doğayı ve canlıları vahşi canavarlara dönüştüren ölümcül bir bitki salgını olan Blight ile kırılmış durumda. Biz, bu salgından etkilenen ve bu yüzden toplumdan dışlanan Emma adında bir Purifier, yani temizleyiciyi canlandırıyoruz. Emma’nın bu hastalığı ona bitkiler üzerinde doğaüstü güçler veriyor ve saçını inanılmaz şekillerde kontrol etmesini sağlıyor.
Emma’ya yolculuğunda, kendisi gibi salgından etkilenen ama onun kurtarıp bağ kurduğu Koo adında devasa ve sevimli bir köpek eşlik ediyor. Amacımız, her yüz yılda bir geri dönen ve dünyayı karanlığa gömebilecek olan Beast of Reincarnation adlı felaketi yok etmek. Bu yolda, haritadaki farklı bölgeleri yöneten Nushi adındaki devasa canavarları yenerek onların güçlerini emmemiz gerekiyor. Emma bu süreçte sadece dünyayı kurtarmakla kalmıyor, aynı zamanda duygusuz bir Blighted olmaktan çıkıp, insani duyguları öğrenme ve kendi adına yaşama yoluna giriyor.
Hikayenin ana fikri her ne kadar ilgi çekici görünse de, maalesef anlatım ve karakter derinliği konusunda oyun sınıfta kalıyor. Nier: Automata etkileri taşıyan insan iradesi, seçim ve sevgi temaları son derece sıradan ve klişe işlenmiş. Emma, oyun boyunca tek bir kez bile gülümsemeyen, amneziden muzdarip, son derece duygusuz ve soğuk bir karakter olarak tasarlanmış. Hatta oyunun bir noktasında tekrar hafıza kaybı yaşayarak klişenin de klişesine imza atılıyor. Bize eşlik eden mavi bir hayalet gibi görünen ve sadece Emma’nın görebildiği Violet karakteri de dahil olmak üzere, ekibimizdeki herkesin derinliği adeta bir patates kadar yüzeysel.
Hub bölgemizde yemek yapan tatlı ama yine soğuk mizaçlı Kagura ile bizi taşıyan devasa mekanik geminin huysuz ama zeki pilotu Brad dışında akılda kalan neredeyse hiç kimse yok. Üstelik hem Japonca, hem de İngilizce seslendirmelerde tüm karakterler sürekli fısıldar gibi, ağlamaklı ve depresif bir tonda konuşuyor. Bu durum, zaten yavaş akan ve yoğun diyalog barındıran hikayeyi iyice çekilmez kılıyor ve oyuncuyu uyku moduna sokuyor. Karakterlerin birbirine donuk gözlerle bakması, sahneler arasındaki uzun boşluklar ve sadece beş dakika önce gerçekleşen bir olayı soluk bir flashback ile tekrar gözümüze sokmaları sabır zorluyor.
Hele ki oyunun sonuna doğru Emma’yı sadece durdurup, aralıksız exposition dinlettiği, her oda geçişinde bir kol çekip tekrar beklettiği o sahne adeta oyuncunun vaktine yapılmış bir hakaret niteliğinde. İlginç bir detay olarak, oyundaki diyalogların devasa bir kısmının sadece yemekler ve yemek yemek üzerine olması da yazar ekibinin açken bu senaryoyu yazdığını düşündürtecek cinsten absürt bir durum. Son olarak, İngilizce seslendirmenin varlığını menülerden şans eseri öğreniyoruz; altyazılar aşırı küçük ve beyaz arka planda okunmayı imkansız kılan berbat bir arayüze sahip.
Neyse ki Beast of Reincarnation en güçlü kasını dövüş meydanlarında gösteriyor. Sekiro: Shadows Die Twice tarzı savuşturma odaklı savaş sistemi, oyunun kesinlikle ama kesinlikle en parıldayan noktası. Düşmanların saldırılarını doğru zamanda karşılamak hem kendi, hem de Koo’nun yetenek barlarını dolduruyor. Eğer sadece blok yaparsanız Entanglement barınız tükeniyor ve sersemliyorsunuz ama doğru savuşturmalarla bu barı doldurup, zamanı yavaşlatan Entanglement Overdrive yeteneğini tetikleyebiliyorsunuz. Bu savuşturma mekaniği bulduğunuz farklı katanaların özellikleriyle de desteklenmiş; bazı katanalar sadece başarılı bir parry sonrası kısa süreliğine aktif olan ateş, zehir veya elektrik gibi element hasarları veriyor.
Savaşın en eğlenceli ve farklılaşan yönü ise Koo ile olan sinerjiniz. Dövüş sırasında parry yaparak biriktirdiğiniz bloom puanları ile Koo’ya komutlar verebiliyorsunuz. Bir tuşa basarak zamanı durduruyor ve Koo’nun düşmanları bitki kökleriyle bağlama, doğrudan ısırma veya canınızı yenileme gibi yeteneklerini Final Fantasy VII Remake tarzı bir menüden seçebiliyorsunuz. Hatta Koo’ya düşmanları gizlice suikastla öldürme emri bile verebiliyorsunuz ki bu da savaşları hızlandırıyor.
Hem Emma, hem de Koo için sunulan devasa yetenek ağaçları dövüş tarzınızı tamamen özelleştirmenize olanak tanıyor. Emma’nın kazandığı yeni Bloom Arts kombo yeteneklerini kısıtlama olmaksızın kuşanabiliyor, sadece hangilerini geliştireceğinizi seçiyorsunuz. Bu esneklik, her ne kadar sürekli harcayacak yetenek puanına sahip olmak bazen can sıksa da, dövüşleri inanılmaz tatmin edici ve akıcı hale getiriyor. Oyunda zorluk derecesini düşürme seçeneği de var; bu ayar sadece aldığınız hasarı azaltıyor ki bu da canavarların çok sert vurduğu bu dünyada büyük kolaylık sağlıyor.
Üstelik öldüğünüzde kazandığınız tecrübe puanlarını, ekipmanları veya istatistikleri kaybetmiyorsunuz. Ne var ki, Beast of Reincarnation içerisinde bulduğunuz katanaların ve aksesuarların gelişim derinliği oldukça sığ. Oyunun başlarında bulduğunuz silahlar ile sonundakiler arasında oynanış stilini değiştirecek ya da belirgin bir üstünlük sağlayacak hiçbir fark bulunmuyor; bu da silahları sadece element hasarı çeşitliliği için geliştirmemize neden oluyor.
Dövüş sisteminin bu harika temeline rağmen, düşman çeşitliliğinin azlığı oyunun en büyük baltalayıcısı. Karşımıza çıkan rakipler genellikle salgından etkilenmiş bitki canavarları olan Malefacts (ayılar, geyikler, yaban domuzları) ve insan ruhuyla canlandırılmış robotik Golemlerden ibaret. Bu düşmanlar genellikle sadece bir veya iki farklı saldırı kalıbına sahip oldukları için bir süre sonra dövüşler tamamen ezbere ve monoton bir parry şovuna dönüşüyor.
Asıl hayal kırıklığı ise oyunun en büyük iddiası olması gereken Nushi boss savaşlarında yaşanıyor. Tasarımları ilk bakışta muazzam görünse de (ağaç boynuzlu devasa bir geyik ya da tomurcuk kafalı bir boğa gibi), bu canavarlarla dövüşmek inanılmaz derecede tekrara biniyor. Oyun yapısı gereği neredeyse her boss ile en az üç kez dövüşmek zorunda kalıyorsunuz. Önce bölgeye ilk girdiğinizde hareketlerini öğrenmek için kısa bir kapışma yaşıyorsunuz, canavar kaçıyor, sonra onu ininde tekrar buluyorsunuz ve orada da iki aşamalı bir dövüş gerçekleştiriyorsunuz.
Bu aşamalar arasında bosslara sadece ufak görsel değişiklikler ve birkaç yeni saldırı ekleniyor ama bu durum tekrar tekrar aynı dövüşü yapmanın sıkıcılığını engelleyemiyor. Üstelik oyunun ikinci yarısında tamamen yaratıcılık bitiyor ve doğrudan aynı bossları yeniden karşımıza çıkarıyorlar. Büyük canavarların sizin saldırılarınızla sarsılmaması veya bölünmemesi yüzünden, yetenek ağacından açtığınız o havalı kombo hareketlerini kullanmak da imkansız hale geliyor; siz tam kombo yapacakken boss sizi yere serebiliyor ya da pozisyon değiştirebiliyor. Bu dövüşlerin hepsinin ardından Emma’nın bayılıp bir yatakta uyanmasıyla biten aynı ara sahnenin girmesi de cabası.
Oyunun dünyası görsel olarak büyüleyici manzaralar sunsa da ne yazık ki içi bomboş. Doğanın ele geçirdiği gökdelenler, sular altında kalmış metro istasyonları ve antik tapınaklar ilk bakışta keşfetme arzusu uyandırıyor. Emma’nın saç yeteneklerini kullanarak gökyüzüne doğru zıplaması, uçurumlardan karşıya saçtan köprüler kurması veya bir kanca gibi tutunma noktalarına fırlaması ulaşımı son derece akıcı ve eğlenceli kılıyor. Hatta bu saç köprüleri üzerinde yürüyerek düşmanlara tepeden suikast düzenlemek de çok keyifli. Ancak bu güzel keşif hissi, yoldaşımız Koo’nun mekanikleri yüzünden tamamen baltalanıyor.
Bir bölgeye adım attığınız anda Koo, inanılmaz geniş bir radar menziliyle etraftaki tüm sandıkları, gizli tapınakları, elit düşmanları ve toplanabilir eşyaları haritada işaretlemeye başlıyor. Bu durum, oyuncuda kendi kendine bir şeyler keşfetme heyecanını tamamen yok ederek haritayı tamamlanması gereken sıkıcı bir yapılacaklar listesine çeviriyor. Zaten haritaların genel olarak tekdüze olması, ödüllerin çoğunun değersiz eşyalardan oluşması ve sürekli aynı kahverengi-yeşil renk paletinin kullanılması keşif motivasyonunu iyice düşürüyor. Seviyeler arasında dinlendiğimiz, Brad’in pilotluğunu yaptığı AT-AT benzeri yürüyen gemimiz ise bizim ana üssümüz görevini görüyor.
Burada üzerimizdeki kanı temizlemek için duş alabiliyor, ekin ekebiliyor, karakterlerle bağ kurabiliyor, Kagura’ya stat artıran yemekler yaptırabiliyor ve kocaman yoldaşımız Koo’yu sevebiliyoruz. Beast of Reincarnation, teknik açıdan da oldukça sorunlu bir çıkış gerçekleştirmiş. Özellikle de benim oynadığım Playstation 5 sürümünde ciddi optimizasyon hataları mevcut. Savaşın en kritik anlarında can iksiri içmek, zamanı yavaşlatmak ya da kaçınma hareketini yapmak gibi komutlar çoğu zaman algılanmıyor ve bu tepkisizlik yüzünden haksız yere ölüyorsunuz.
Kamera sistemi tam bir baş belası; tek bir noktaya kilitlenme sistemi o kadar düzensiz çalışıyor ki kalabalık savaşlarda kilit sürekli başka düşmanlara kayıyor ve ekran dışından gelen saldırıları görmenizi engelleyerek sinir krizi geçirtiyor. Görsel olarak da kaplamaların geç yüklenmesi, çamurlu grafik detayları, harita geometrisine takılıp kalma, görünmez duvarlar ve haritanın dışına düşecek gibi boşluğa kayma sorunları her yerde karşımıza çıkıyor. Ses tarafında ise oyunun müzikleri aslında çok kaliteli olmasına rağmen, yapımcıların koca bir 10 saat boyunca aynı tek bir şarkıyı döngü halinde çalması müziklerin de bir süre sonra bayatlamasına neden oluyor.
Oyunun sunduğu 25 ila 35 saatlik bu macera, tüm bu sorunların birikmesiyle birlikte ne yazık ki potansiyelini harcayan, hırpalanmış bir deneyime dönüşüyor. Game Freak, bu en büyük ve iddialı adımıyla harika fikirleri bir araya getirmeyi denemiş olsa da, her bir parçanın toplamı maalesef tatmin edici bir bütünü oluşturmaya yetmiyor. Yine de tüm bu teknik pürüzlerin, hantal hikaye anlatımının ve monotonluğun ortasında, Emma ile devasa yoldaşı Koo’nun arasındaki o samimi ve içten bağ bir şekilde parlamayı başarıyor. Eğer dövüş mekanikleri ve sadık bir köpekle post-apokaliptik bir dünyayı adımlama fikri ilginizi çekiyorsa, bu kusurlarla dolu yolculuğa hemen tam fiyat ödemek yerine güzel bir indirim döneminde şans vermenizi tavsiye ederim.





