Weird Beluga tarafından geliştirilen ve Fireshine Games tarafından yayımlanan Duskfade, eski nesil PlayStation 2 konsolu klasiklerine, özellikle de Jak and Daxter, Ratchet & Clank, Sly Cooper ve Kingdom Hearts gibi efsanelere göz kırpan üç boyutlu bir aksiyon platform oyunu. Oyunda, zamanın durduğu ve gökyüzünü karanlığın kapladığı büyüleyici bir dünyada, genç bir atölye çırağı olan Zirian karakterini yönetiyoruz. Zirian, Tick kasabasının üzerinde yükselen ve zamanın kendisinden oyulmuş gizemli bir kulenin ortaya çıkmasıyla kaybolan kız kardeşi Allira’yı kurtarmak için yola çıkıyor.
Bu yolculukta ona, en baştan itibaren mücadeleye katılan ve her an yanımızda olan saat mekanizmalı, kişilik sahibi kuş Cuckoo eşlik ediyor. Amacımız, kuleden uzanan dört devasa zinciri kırarak kulenin kapılarını açmak ve zamanın akışını geri getirmek. Duskfade, geleneksel platform ögelerini, metroidvania tarzı keşifleri ve kılıç dövüşlerini clockpunk estetiğiyle harika şekilde kurguluyor. Oyun, eksiklere rağmen türün meraklıları için gerçekten denemeye değer bir durak.
Duskfade oyununun dünyası gerçekten nefes kesici bir görselliğe sahip ve dikey tasarımıyla ön plana çıkıyor. Hani o uyanmadan hemen önce kaybolduğumuz puslu rüya alemleri vardır ya, işte tam öyle pembe ve mor tonlarının hakim olduğu, mavi nehirler ve ahşap mimariyle süslenmiş çevre tasarımları bulunuyor. Ezarus Ormanı’nın tekinsiz ve kasvetli havasından, Lantern Port’un güneşli tropikal limanına kadar her bölge büyük bir dikey derinlikle tasarlanmış.
Tick Town ise, bulutumsu ve cana yakın yaratıkların yaşadığı ve başımıza hiçbir kötülük gelmeyecekmiş gibi hissettiren sıcak bir merkez alan rolü üstleniyor. Bu masalsı dünyaya hayat veren müzikler de bir o kadar harika. Zaman zaman tekinsiz, zaman zaman heyecan verici melodilere sahip olan ve Disney filmlerini andıran o görkemli yaylı çalgı tınılarıyla bezeli parça tasarımları, keşif hissini sonuna kadar destekliyor. Hatta, Tick Town’un fon müziklerinin Kingdom Hearts 2 içerisindeki Twilight Town müziklerini anımsatması da nostalji hissini körüklüyor.

Platform türünün asıl kalbi ve kontroller, özellikle bir kontrolcü takıp oynamaya başladığınızda adeta akıyor. Çift zıplama, havada atılma, duvar zıplaması ve kanca kullanımı gibi temel hareketler son derece akıcı hissettiriyor. Hatta bir kaçış hareketinin hemen ardından zıplayarak yapılan uzun atlama veya kanca noktalarında havada süzülürken atılma hakkını yenileme gibi teknikleri birleştirerek büyük mesafeleri aşabiliyorsunuz.
Bu durum speedrun meraklıları için de harika bir dikey platform potansiyeli sunuyor. Bölümlerdeki gizli köşeleri bulmak için kaybolduğunuzda, doğru yolu göstermesi için tasarlanmış çanlar bulunuyor. Bu çanları çaldığınızda kamera gitmeniz gereken yöne dönüyor, ancak bu asla göze batan bir kolaylaştırma yöntemi değil, harita tasarımını tamamlayan zarif bir yönlendirme. Tabii ki zıplamaların bazen fazla süzülür hissettirmesi, platformların kenarından kayıp düşme ya da raylar üzerinde giderken yan yollara zıplama girdilerinin algılanmaması gibi ufak pürüzler de yok değil.
Savaş sistemi ise kılıcımız Minutero etrafında şekilleniyor. Kingdom Hearts esintili vur-atıl-yuvarlan sekansları oldukça tanıdık. Düşmanların saldırılarından tam zamanında kaçtığınızda zamanın yavaşlaması ve ardından yapılan karşı saldırılar dövüşlere hareketlilik katıyor. Ayrıca ilerledikçe düşmanları havaya fırlatma veya kancayla yanlarına çekilme gibi yetenekler kazanıyorsunuz. Ancak dövüşlerin genel olarak derinleşmediğini ve bir süre sonra kendini tekrar ettiğini belirtmek gerek.
Özellikle de klavye ve fare kontrolleri ile oynayanlar için tuş atamalarının değiştirilememesi, Duskfade oyununun kilitlenme tuşunun Caps Lock gibi garip bir yere atanması ve kaçınma hareketinin Q tuşunda olması can sıkıcı olabiliyor. Düşman çeşitliliği de mor mürekkep benzeri yaratıklar etrafında döndüğü için biraz tekdüze kalıyor. Düşmanların can barlarının olmaması ya da vuruş hissinin zayıflığı dövüşlerin heyecanını baltalıyor.

Bölüm sonu canavarı savaşları ise oyunun en büyük heyecan kaynaklarından biri. Her bir canavar kendine has devasa tasarımlara sahip ve onlara karşı doğrudan kılıç sallamak ölümle sonuçlanıyor. Bu dev düşmanların zırhını kırıp onları sersemletmek için zamana karşı yarışarak çözmeniz gereken bulmaca ve parkur aşamaları bulunuyor.
Ancak, tüm patronların benzer bir şablona sahip olması (yani iki sağlık segmentini indirdikten sonra hızla kaçıp üzerimize gelen saldırılardan kurtulmak için parkur yapmak) bir süre sonra yaratıcılık hissini azaltıyor. Özellikle son savaş, ilk aşamada sürekli bekleyip kaçınmanızı zorunlu kılması ve ikinci aşamada ölürseniz her şeye en baştan başlatması nedeniyle sabır sınırlarını zorlayabiliyor.
Oyunun sunduğu keşif ögeleri ve toplanabilir eşyalar ise oldukça zengin. Yeni yetenekler edinmek için kullanacağınız Çark Dişlileri, canınızı artıran Saat Kalbi Parçaları ve enerjinizi yükselten Yıldız Çekirdeği Kırıntıları gibi doğrudan karakteri güçlendiren eşyalar var. Bunların yanında kayıp kedileri bularak aldığınız ipliklerle yeni kıyafetler diktirebiliyor, kılıcınız Minutero’yu Cloudphaestus’un özelleştirme demirhanesinde Sora’nın Keyblade’ine benzeyecek şekilde özelleştirebiliyor veya müzik kutuları ve bestiary kartları toplayabiliyorsunuz.
Fakat toplanabilir eşyaların birçoğunun sadece kozmetik olması ve hazine sandıklarının içinden çoğunlukla sadece değersiz para çıkması, hele ki cüzdanınızdaki 9999 para sınırına ulaştıktan sonra keşif motivasyonunu kırıyor. Ayrıca oyunun metroidvania tarzı yapısı gereği, kanca veya sarkaç (Pendulum) gibi yetenekleri açmadan önce geçtiğiniz bölgelerdeki sırları alamıyorsunuz. Bu da sizi haritasız devasa bölümlere tekrar tekrar dönmeye zorluyor. Renkli cam parçalarının hangi bölgede kaç tane toplandığının takip edilememesi de tam bir baş ağrısı.

Hikayenin özünde yatan büyüme, kayıp, yas ve cesaret temaları ise gerçekten kalbe dokunuyor. Oyunun anlatım tasarımcısı Ricardo Chorques Mesa’nın kendi dedesini kaybetme deneyiminden ilham alarak kurguladığı dede Tristan karakteri, hikayenin duygusal yükünü başarıyla sırtlıyor. Ne var ki diyalogların ve mizahi tonun her zaman kusursuz çalıştığını söyleyemeyiz.
Özellikle diyalogların büyük kısmında seslendirmenin olmaması ve Cuckoo’nun sürekli konuşarak canımız azaldığında iksir içmemizi hatırlatması gibi detaylar zaman zaman sinir bozucu olabiliyor. Teknik açıdan oyun genellikle akıcı çalışsa da ara sahnelerde ses senkronizasyon kaymaları, çöl alanlarında kasmalar ve raylar üstünde giderken girdilerin algılanmaması gibi kontrol hataları mevcut. Hatta oyunun sonlarına doğru Hills veya Çöl alanlarında çökme sorunları yaşanabiliyor.
Çöl seviyesindeki sadece altı saniye görünürlük sunan ve yanlış açıyla vurulduğunda uçuruma düşüren görünmez platformlar da can sıkabiliyor. Oyunun kuleye girdikten sonra çok hızlı bir şekilde son bulması ve tek bir hatada en baştan başlatan o sinir bozucu kaçış sekansı da finalin aceleye getirildiğini hissettiriyor. Yine de Duskfade, tüm bu eksilerine rağmen çocukluğumuzun platform heyecanını canlandırmayı başaran, samimi ve denemeye değer bir yapım olmayı başarıyor.





