Untitled Goose Game ile ortalığı birbirine katan House House, bu kez bizi çok farklı ama bir o kadar da iddialı bir dünyaya davet ediyor. Panic tarafından yayımlanan Big Walk, temelinde bir yürüyüş ve konuşma simülasyonu olarak tanımlayabileceğimiz, tamamen iletişim ve iş birliğine dayalı bir açık dünya tipi kooperatif bir macera oyunu olarak karşımızda.
Kendinizi, Myst ve Peak oyunlarının ortasında bulmuşsunuz da karşı odadan The Witness size talimatlar bağırıyormuş gibi hissettiren bu yapım, son zamanlarda Among Us veya Meccha Chameleon gibi arkadaşlarınızla oynayıp, bolca geyik yaptığınız oyunların oluşturduğu akımın en taze ve en temiz örneklerinden biri. Oyuna 2 kişiyle başlayabileceğiniz gibi, her şeyi tam bir kaosa sürüklemek isterseniz 12 kişiye kadar kalabalık bir grup oluşturabiliyorsunuz.
Big Walk oyununun temelleri aslında oldukça basit duruyor. Karakterinizle koşabiliyor, zıplayabiliyor, kollarınızı farklı yönlere hareket ettirip çeşitli el kol hareketleri yapabiliyor, objeleri alıp açıp kapatabiliyorsunuz. Bu küçük karakterler Mondrian tarzında çizilmiş Pingu karakterlerini andıran, koca gözlü ve ince uzun kollu garip kuş insanlara benziyor.
Oyundaki en büyük sınırlandırma ise ellerinizde aynı anda sadece tek bir eşya taşıyabilmeniz ve sırtınızda duran eşyayı kendi kendinize göremeyip ona erişememeniz. Bu yüzden sırtınızdaki çok önemli bir eşyayı yolda kaybettiğinizi sanıp panik yaparken, arkadaşınızın arkadan size onun aslında sırtınızda durduğunu söylemesi gibi tatlı anlar yaşanıyor.
Adımınızı attığınız bu insansız ada, Avustralya vahşi doğasını andıran, lapping dalgaların parıldadığı gün batımları, gizemli vadiler, nehirler ve sarp kayalıkların üzerine tünemiş modernist binalarla dolu büyüleyici bir tropikal cennet gibi hissettiriyor. Doğada hiç yaban hayatı görünmüyor ancak kuş ve ağustos böceği seslerini net bir şekilde duyabiliyorsunuz.
Bu gerçekçi manzaranın ortasında, devasa oyuncakları andıran, parlak birincil renklerde inşa edilmiş anıtsal yapılar bulunuyor. Bu yapılar bazen doğanın ortasında bir göz zevki bozucu gibi dursa da her birinin içinde mutlaka birden fazla kişinin çözmesini gerektiren akıllıca tasarlanmış bulmacalar barındırıyor. Oyunun en büyük başarısı ise ses teknolojisinde yatıyor.
Harika bir yakınlık bazlı ses sistemi kullanılmış. Sesler mağaralarda yankılanıyor, iç mekanlarda boğuklaşıyor, mesafeler uzadıkça sönümleniyor ve telsizlerden o tatmin edici bzzz sesiyle geliyor. Gece çöktüğünde ve zifiri karanlıkta bir arkadaşınızı kaybettiğinizde yaşadığınız panik, uzaklardan bir yerlerden bir lambanın pembe ışığını yakıp söndürerek size işaret göndermesiyle bir anda yerini büyük bir rahatlamaya bırakıyor. Bu yüzden bu oyunu kesinlikle Discord üzerinden değil, oyunun kendi ses sistemini kullanarak oynamalısınız.
Bulmacaların her biri farklı ve çözüldüklerinde size jöleli şeker, meme ucu ya da kırmızı fıstık olarak adlandırabileceğiniz garip küçük çıkıntılar veriyor. Bu çıkıntıları topladıkça adadaki kuleleri ve diğer bölgelere seyahat etmenizi sağlayan oyuncak tren gibi önemli altyapıları açabiliyorsunuz. Trenin kornasını adanın dört bir yanına yayılacak şekilde çalmak bile ayrı bir eğlence kaynağı.
Bulmacalar bazen bir basketbol potasına top atmak için üst üste kule oluşturmanızı, bazen ses geçirmez camın arkasındaki arkadaşınıza el kol hareketleriyle talimat vermenizi, bazen de tek yönlü bir interkom sisteminden karşı tarafa Y harfinin neye benzediğini anlatmaya çalışırken sabrınızın taşmasını gerektiriyor. Doğru pegleri doğa sembollerine göre dizmekten tutun, yüz metrelik dik bir şafttan tırmanmaya kadar her bulmaca çözüldüğünde patlayan konfetiler yardımıyla ortaya çıkan mini partiler size harika bir ortak deha hissi yaşatıyor.
Oyun sadece bulmaca çözmekten ibaret değil; bir köşede oturup gün batımını izlemek, arkadaşınızın dürbününü çalıp okyanusa fırlatmak, birbirinizi yüksek kulelerden aşağı atmak ya da telsize detone şekilde şarkılar söylemek bu maceranın asıl ruhunu oluşturuyor. Bir dağın derinliklerinde rastgele çalan rave müziklerine denk gelmek gibi keşifler paha biçilemez. Ancak her şey kusursuz değil.
Oyunun en can sıkıcı yanı, bazen yürüme eyleminin kendisinin çok kötü hissettirmesi. Dik yokuşlarda veya kayalık zeminlerde yürürken karakterinizin iki taşın arasına sıkışıp kalması, diz boyu bir kayanın üzerine çıkamaması ya da elinizde bir yazı tahtası taşırken dar bir aralıktan geçememeniz ciddi şekilde can sıkabiliyor. Ayrıca adanın büyüklüğü yüzünden sürekli aynı çalılıkların arasından geçerek aynı yolları tekrar tekrar yürümek oyunun o tatlı büyüsünü zamanla biraz aşındırabiliyor.
Yine de bu pürüzler, yeni bir şey keşfettiğiniz anda unutuluyor. Big Walk, sizi gözyaşlarına boğabilecek kadar duygusal, muhteşem bir final bulmaca silsilesi ve el üstünde tutulacak harika bir sonla veda ediyor. Hatta oyun bittikten sonra bile keşfedilmeyi bekleyen bir post-game içeriği barındırıyor. Ancak bu sihir tek kullanımlık. Sırları ve çözümleri bir kez öğrendikten sonra oyunu ikinci kez oynamak aynı heyecanı vermeyecektir, fakat o ilk ve tek seferde yaşadığınız keşif duygusu ömür boyu sizinle kalacak cinsten.





