ROUTINE, Lunar Software tarafından 13 yıl süren, adeta yılan hikayesine dönen bir geliştirme sürecinin ardından nihayet 4 Aralık 2025 tarihinde karşımıza çıktı. 2012 yılında ilk duyurulduğunda oyun dünyasında büyük heyecan yaratan bu proje, “vaporware” (asla çıkmayacak oyun) olarak anılmaya başlanmıştı ki geliştirici ekip, Raw Fury desteğiyle sessizliğini bozdu. Ay’da geçen, 1980’lerin bilimkurgu vizyonuyla harmanlanmış bu birinci şahıs korku oyunu, Alien: Isolation ve Amnesia: The Dark Descent gibi türün ağır toplarının izinden gidiyor. Terk edilmiş bir ay üssü olan Union Plaza’da geçen yapım, oyuncuyu savunmasız bırakarak atmosferik bir gerilim sunmayı amaçlıyor. Peki, bu sırada bizleri eğlendirmeyi başarıyor mu?
ROUTINE oyununun temel yapısı, savaşmaktan ziyade saklanmaya ve hayatta kalmaya odaklanan “kaç ve saklan” mekaniklerine dayanıyor. Elinizde düşmanları yok edecek ağır silahlar yok; bunun yerine, çevreyi analiz etmenize ve karanlıkta yolunuzu bulmanıza yarayan, Cosmonaut Assistance Tool (C.A.T.) adında çok fonksiyonlu bir cihazınız var. Tıpkı, Alien: Isolation oyununda da olduğu gibi, düşmanla doğrudan çatışmaya girmek neredeyse her zaman ölümle sonuçlanıyor. Oyun sizi sürekli tetikte olmaya, köşelerden sessizce bakmaya ve her adımı hesaplamaya zorlayan acımasız bir kedi-fare oyununa davet ediyor ve bunda başarılı da oluyor.
Görsel tasarım açısından ROUTINE, “kaset fütürizmi” olarak adlandırılan estetiğin ders niteliğinde bir örneği olmuş. Unreal Engine 5 teknolojisinin gücünü arkasına alan oyun, 1980’lerin bilgisayar dergilerinden fırlamış gibi duran, kaba, köşeli ve analog bir teknoloji dünyası sunuyor. Etrafta uçuşan toz zerrelerinden, CRT monitörlerin yaydığı o hafif titreşime kadar her detay, terk edilmişliğin soğukluğunu iliklerinize kadar hissettiriyor. Bu görsel tercih, sadece nostaljik bir dokunuş değil; ROUTINE oyununun korku atmosferini besleyen, sizi o dönemin klostrofobik teknolojisine hapseden bilinçli bir sanat yönetimi kararı bence.
Oynanışın merkezinde yer alan C.A.T. cihazı, oyunun arayüzsüz yapısını destekleyen en önemli unsur. Ekranınızda can barı, mermi sayısı veya mini harita gibi yapay göstergeler bulunmuyor. Haritayı görmek, el fenerini açmak veya çevredeki sistemlerle etkileşime girmek için fiziksel olarak bu cihaza bakmanız gerekiyor. Bu durum, özellikle bir android peşinizdeyken haritaya bakmaya çalışmanın yarattığı gerilimi muazzam bir seviyeye taşıyor. Cihazın pili bittiğinde ise oyun sizi zifiri karanlıkla baş başa bırakarak çaresizlik hissini körüklüyor.

Düşman çeşitliliği sınırlı olsa da, karşılaştığınız robotik varlıkların tasarımları ve sesleri oldukça ürkütücü. Bu robotlar, insan davranışlarını taklit etmeye çalışan ancak bunda başarısız olan, “uncanny valley” hissini sonuna kadar yaşatan metal yığınları. Ancak yapay zeka konusunda oyunun bazı anlarda tökezlediğini söylemek mümkün. Özellikle düşmanların sizi ararken bazen çok basit rotalara takılması veya saklandığınız masanın altına bakma konusunda garip bir isteksizlik sergilemesi, o mükemmel korku illüzyonunu kısa süreliğine de olsa bozabiliyor.
Atmosferin gücü, oyunun ses tasarımındaki ustalığıyla birleştiğinde zirveye ulaşıyor. Ay üssünün derinliklerinden gelen metalik gıcırtılar, uzaktaki bir havalandırmanın uğultusu ve robotların mekanik ayak sesleri, oyuncuyu sürekli bir paranoya halinde tutuyor. ROUTINE içerisindeki müzik kullanımı ise son derece minimalist; oyun daha çok sessizliği bir silah olarak kullanıyor] Sessizliğin bozulduğu anlar ise genellikle tehlikenin burnunuzun dibinde olduğu anlamına geliyor ve bu ani değişimler kalp atışlarınızı hızlandırmaya yetiyor bence.
ROUTINE, hikaye anlatımında “çevresel anlatım” tekniğini benimseyerek oyuncuyu bir dedektif gibi çalışmaya itiyor. Etrafta bulduğunuz notlar, ses kayıtları ve terk edilmiş terminallerdeki e-postalar, üssün neden sessizliğe gömüldüğünü parça parça anlatıyor. Bu anlatım tarzı, her şeyi gümüş tepside sunan oyunlardan sıkılanlar için tatmin edici bir derinlik sunuyor. Hikaye belki çok orijinal bir “uzayda felaket” senaryosu değil ama sunumdaki özen, sizi bu gizemi çözmeye motive ediyor.
Oyunun temposu ise sürekli bir aksiyon bombardımanı yerine, gerilimin yavaş yavaş tırmandığı ve sonra kısa bir rahatlama anının geldiği dalgalı bir seyir izliyor. Bu durum, oyuncunun sürekli yüksek nabızla gezmesini engelleyerek korkunun etkisini yitirmemesini sağlıyor. Ancak oyunun ikinci yarısında, bazı bulmacaların ve saklanma sekanslarının kendini tekrar etmeye başladığını hissedebilirsiniz. Özellikle belirli bir bölgeden geçmek için defalarca aynı saklanma taktiğini uygulamak zorunda kalmak, korkuyu bir noktadan sonra sabır testine dönüştürebiliyor.

Hayatta kalma mekanikleri arasında ise pil yönetimi öne çıkıyor. C.A.T. cihazınızın pilleri hayati önem taşıyor ve oyun bu konuda ilginç bir denge kurmuş. Etrafta bulduğunuz pillerin bazıları tam doluyken, bazıları sadece anlık kullanım sunuyor. Bu kaynak yönetimi, keşif yapma isteğinizle güvenli bölgede kalma arzunuz arasında sürekli bir çatışma yaratıyor. Eğer çok fazla kaynak harcarsanız, ilerideki karanlık koridorlarda tamamen savunmasız kalacağınızı biliyorsunuz.
Oyunun fiziksel etkileşim hissi, vücut farkındalığı sayesinde oldukça kuvvetli. Karakterinizin ellerini, bacaklarını görüyor olmanız ve nişan alırken kullanılan “deadzone” sistemi (silahın/cihazın ekranın merkezinden bağımsız hareket edebilmesi), simülasyon hissini artırıyor. Dolapların içine saklandığınızda veya bir masanın altına sığındığınızda, karakterin nefes alışverişinin ve bakış açısının kısıtlanması, o anki klostrofobiyi ekran başında size de yaşatıyor.
Teknik açıdan bakıldığında, 13 yıllık bekleyişin ardından oyunun cilalanmış bir şekilde çıkması sevindirici. Işıklandırma ve gölge oyunları, Unreal Engine 5 teknolojisinin yeteneklerini sergiliyor. Ancak, bazı kaplama geçişlerinde ve karakter animasyonlarında eski oyun motoru alışkanlıklarından kalma ufak tefek pürüzler göze çarpabiliyor. Yine de, bağımsız bir stüdyo olan Lunar Software ekibinin ROUTINE gibi bu kadar uzun süren bir projeyi günümüz standartlarında bir görsel şölenle tamamlayabilmiş olması takdire şayan.
Sonuç olarak ROUTINE, türü baştan aşağı değiştiren bir devrim değil ama bekleyenlerin sabrına değen, özenle işlenmiş bir korku deneyimi. Kusursuz değil; yapay zeka ve tempo konusundaki bazı aksaklıkları var, fakat sunduğu atmosfer o kadar yoğun ki bu hataları görmezden gelmek kolaylaşıyor. Eğer ki 1980’lerin bilimkurgu estetiğine hayransanız ve uzayın derinliklerinde yapayalnız kalmanın verdiği o soğuk ürpertiyi hissetmek istiyorsanız, ROUTINE kesinlikle bu yılın en dikkat çekici yapımlarından biri olabilir sizin için.





