Ekibimize yeni yazarlar arıyoruz. Detaylı bilgi için lütfen buraya tıklayınız.
Wolfenstein: Youngblood

Wolfenstein: Youngblood incelemesi

Her şeyden biraz deneyen ama tamamlayamayan, genelinde eğlenceli olan bir oyunun incelemesiyle karşınızdayız.

Tekli oyunculu, çizgisel bir ilerleyişe sahip olan Wolfenstain serisine yeni bir üye eklendi. Bu kez, çizgisel bir ilerleyiş yerine, bölüm seçimi özelliğine ve eşli oyuncu temellerine sahip bir FPS oyunu olan Wolfenstein: Youngblood var karşımızda. Baş rolde ise William J. Blazkowicz değil, kaybolan babalarının peşine düşen ikiz kızlar var. Dilerseniz, gevezeliğe fazla mahal vermeyelim ve nasıl bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu beraberce masaya yatıralım.

Wolfenstein: Youngblood

Wolfenstein: Youngblood ile ikiz kızlar rolüne bürünüyoruz

Wolfenstein: The New Order ve Wolfenstein II: The New Colossus, uzun yıllar boyunca ayakta kalan bu FPS serisinin yeni ana oyunları olarak nitelendirilebilir. Bir eklenti paketi olarak adlandırabilecek olan Wolfenstein: The Old Blood oyununu da hesaba katarsak, bu yapımların hepsinin, çizgisel ilerleyişe sahip olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur herhalde. Serinin bu yeni oyununda, eşli oyunculu temellerin üzerinde oluşturulan bir kurguyu görüyoruz.  

Ana karakterimiz de oyun tek bir kişiyle oynanamayacağından ötürü William J. Blazkowicz değil de onun ikiz kızları olarak ayarlandı. Bu birbirlerine görünüş olarak hiç benzemeyen ikiz kızlarımız, kayıp durumdaki babalarını aramak için yorucu bir mücadeleye başlıyorlar ve soluğu Paris sokaklarında alıyorlar. İki kişi olduğumuza göre de eşli oyunculu yapı için gerekli imkanlar sağlanmış oluyor. Bu arada bu yapımın eşli oyuncuyla oynanma gibi bir zorunluluğunun olduğunu söyleyeyim. Dileyen oyuncular tekli oyunculu olarak da gayet rahat bir biçimde Wolfenstein: Youngblood oyununu oynayabilirler.

Zaten oyuna girerken üç seçenekle karşılaşılıyor ve nasıl istenirse oyuna öyle başlanıyor. Dileyenler tek başına oyuna başlayabilir ve diğer kız kardeşi yapay zeka yönetebilir. Dileyenler ise arkadaşı veya herhangi bir oyuncuyu yanına alarak bölümlerde ilerleyebilirler. Bu söylediklerim bölümlere en baştan başlamak isteyenler için geçerli. Dileyen oyuncular, hızlı giriş seçeneği sayesinde, başka bir oyuncunun oyununa kendilerini dahil edebilirler.

Oyuna ilk başladığımda, Wolfenstein: The New Order ya da Wolfenstein II: The New Colossus oyunlarının bir devamını oynuyormuş hissine kapıldığımı söyleyeyim. Bu saydığım oyunlarla aradaki tek fark, tek kişi değil iki kişi hareket etmemizdi. Yalnız, ilk iki bölüm geçildikten sonra metroların altındaki sığınağa ulaştığımda, haydi havalı olsun diye ana üssümüze ulaştığımda diyeyim, bu yapımın farkları ortaya çıkmış oldu.

Wolfenstein: Youngblood

Nazilerle doldurulmuş bir Paris seyahati kazandınız

Açıkçası, Wolfenstein: Youngblood oyunu için eşli oyunculu bir yapım tanımlamasını pat diye yapamıyorum. Bu tanımları karşılayabilmesi için biraz daha fazlasının olması gerekirdi diyeceğim ama zihinleri bulandırmak da istemem. Dilerseniz ben oyuna girildiği andan itibaren nelerle karşılaştığımdan bahsedeyim. Böylelikle hem daha rahat anlaşmış oluruz hem de zihinlerin karışmasına izin vermeyiz.

Üst kısımlarda dile getirdiğim gibi oyunda ikiz kız kardeşleri idare ediyoruz. Oyunun başında bu kızlarımızdan hangisi olmak istediğimiz bize soruluyor. Bir tanesini tercih ettikten sonra oyun tarzına göre birkaç silah ve özellik seçenekleri karşımıza çıkıyor. Sonrasında, bir giriş bölümüyle oyuna başlıyoruz. Bu bölümün alıştırma ağırlıklı kolay bir bölüm olacağını zannedenlerin yanılacağını hemen söyleyeyim.

Oyunun kendine has mekaniklerini henüz öğrenmeyen pek çok oyuncu, özellikle bölüm sonu canavarıyla uzun süre uğraşacaktır. İlk bölümden sonra gelinen bölümün de fazlaca basit geçilmediğini söyleyeyim. Yalnız, buradaki zorluk oyunun çok zorlu bir yapıda olmasından kaynaklanmıyor. Belirttiğim gibi oyunun bazı kendine has mekanikleri bulunuyor ve bu mekanikler sayesinde herhangi bir silahla istediğimiz düşmanı yok edemiyoruz. Pek çok oyuncu, vuruyorum ama ölmüyor, şeklindeki isyan naralarıyla odalarını inletebilirler.

Biraz etrafta gezinildiğinde, dikkatli hareket edildiğinde bu iki bölümün geçilebildiğini ve asıl oyun diye tabir etmekte bir sakınca görmediğim kısma gelindiğini göreceksiniz. Tabii ki bu bölümler oynanırken toplanan eşyaları bir kenarda biriktirmekte yarar var. Çizgisel oynanışa sahip bu iki bölümü bir kenara attığımız anda kendimizi metro tünellerinin altında, güzel sığınağımızda buluyoruz ve gerçek anlamda Wolfenstein: Youngblood oyunu burada başlangıcını gerçekleştiriyor. Haydi, biraz da sığınağımızdan ve oyunun asıl işleyişinden bahsedelim.

Wolfenstein: Youngblood

Sığınağımız, görevlerden döndüğümüzde huzur bulduğumuz yer oluyor

Wolfenstein: Youngblood, ilk iki bölümü geçebilen oyuncuları artık hazır görüyor ve sığınağımızla buluşturuyor. Ne yapıyoruz bu sığınakta diye soranlar olursa, benzer yapıdaki oyunlardaki ana üslerde ne yapılıyorsa genelde aynısını yapıyoruz, yanıtını verebilirim. Sığınağımız sayesinde, görev alıyoruz, harita üzerinden görev noktasına seyahat ediyoruz, cephanemizi, canımızı ve zırhımızı doldurabiliyoruz. Buradaki durumu farklı kılan taraf ise bir Wolfenstein oyununda bunları yapabilmemiz oluyor. 

Görevler, sığınağın dört bir yanına dağılmış kişiler tarafından veriliyorlar ve oyunun PC sürümünde J tuşu ile açılan menüde yerlerini alıyorlar. J tuşuna basarak görevi seçtiğimizde, yönlendirilmeye başlıyoruz. Genelde oyunun hikayesi dahilinde olan bu görevlere ek olarak, deneyim puanı ve oyun içi para kazanılabilen; günlük, haftalık ve tekrar görevleri de bulunuyor. Bunları da seçerek, ister tek başına isterse eşli oyunculu olarak mücadele edebiliyoruz.

Oynanış mekaniklerinden ve görev yapısından birazdan bahsedeceğim ama eğer izin verirseniz öncelikle ana üssümüzde neler yapabildiğimiz kısmını tamamlayacağım. Ana üssümüz, belirttiğim gibi yer altında ve metro tünellerinin arasındaki bir konumda yer alıyor. İki katlı olan bu üssün, benzer diğer oyunlara göre oldukça kolay erişilebilir bir yapıda olduğunu söylemek isterim. Örneğin, ikinci kata çıkmak istediğinizde, dilerseniz etraftaki tünelden dolanabilir, isterseniz de zıplama hareketiyle, üssün içindeki oyuktan kendinizi yukarıya taşıyabilirsiniz.

Kolay erişilebilirliğe sahip olan bu alan, bizim bir nevi nefes almamızı sağlayan alan konumunda. Şahsen, üsse döndüğümde eve dönmüş kadar çok sevindiğim görevler oldu. Bazı görevler, birbirine bağlanarak uzun süre sizi alıkoyabiliyor ve duraksamak, dinlenmek için merkeze döndüğümüzde adeta huzur buluyoruz. Burada, görevlere geçiş ve görev alma gibi işlemlerle uğraştığımız gibi yön tabelalarıyla kolayca anlaşılacağı biçimde; can doldurma, zırh yenileme ve cephaneyi arttırma gibi işimize çok yarayan işlemleri kolayca yapabiliyoruz.

Wolfenstein: Youngblood

Wolfenstein: Youngblood oyununda görevler çok ama mekan sayısı az

Ana üssümüzün yapısından bahsettik ve sıra geldi oyunun genel ilerleyişine. İlk iki bölümün aksine, Wolfenstein: Youngblood oyunundaki görevleri çizgisel bir ilerleyişe göre yapma zorunluluğumuz bulunmuyor. Tamam, görevleri tamamladıkça yeni görevler açılıyor ama karakter seviyesiyle ya da daha yüksek seviyelerde girilebilen çok sayıda görevi listemizde görebiliyoruz. Yine daha önce söylediğim gibi J tuşuna basarak, listedeki görevlerden dilediğimizi seçme özgürlüğümüz bulunuyor.

Seviyemize uygun olan görevlerin yanındaki kutucukta bir uyarı işareti yer almazken; biraz üst seviyelerdeki görevlerde kaçıncı seviye için uygun olacakları, daha üst seviyedeki görevlerde ise kutucukların içinde kuru kafa sembolü bulunuyor. Uyarıyı algılarsanız, kutucukların içerisi boş olan görevleri seçerek daha az zorlanacağınızı anlıyorsunuz. Tercihin oyunculara bırakılmasını olumlu bulduğumu söyleyebilirim ki bunu yapan ilk oyun da Wolfenstein: Youngblood değil.

Görevlerin bulunduğu liste, oyunu oynadıkça kabarırken, görevlerin gerçekleştiği mekanların sınırlı sayıda olması can sıkıyor. Ben yine de gördüğümüz söyleyerek devam edeyim, izninizle. Mesela bir görevi seçtiniz ve Küçük Berlin olarak adlandırılan, kurgusal Paris içerisindeki bir bölgeden görev aldınız diyelim. Seçtiğiniz görevi tamamlayana kadar izleyeceğiniz yol size turuncu işaretlerle gösteriliyor. Bu turuncu işaretler, görevi seçtiğiniz anda, ana üssünüzdeyseniz bile oradaki metro haritasını işaret ederek başlıyor.

Burada araya gireyim. Oyunun bölüm tasarımları bana Half-Life 2 oyununu fazlasıyla anımsattı. Özellikle Half-Life 2 oyunundaki şehir içi bölümleri yeniden oynuyormuş gibi hissettiğim çok oldu, diyeyim ve devam edeyim. Nazi işgali altında olan Paris şehrine ait bu bölgelerde görevimizin gerektirdiği alana gidebiliyoruz. Bununla birlikte bölge haritası bizim gitmemiz gereken alanlarla sınırlı kalmıyor. İstersek bu farklı alanlara gidebildiğimiz gibi farklı bir bölüm seçtiğimizde gitmediğimiz bölgelere oyun bizi götürebiliyor. Yani aynı bölgeyi, farklı görevlerle defalarca oynuyoruz.

Wolfenstein: Youngblood

Paris şehrinin sokakları arasında sürpriz geçişler bulunuyor

Bazı video oyunlarında, yarı açık dünya kavramının varlığından bahsedilir. Birbirine bağlı bölümlerin ortak bir alana sahip olduğu oyunlardır bunlar. Aklıma, PlayStation 4 için çıkan God of War oyunu geldi ki siz bu örnekleri çeşitlendirebilirsiniz. Wolfenstein: Youngblood oyunundaki bölgeleri, yarı açık dünya olmasa da çeyrek açık dünya olarak nitelendirmek istiyorum. İçerisine girdiğimiz, verilen göreve göre çizgisel olarak hareket edilebilen fakat farklı noktalara geçiş yapılabilen, kendi tabirimle çeyrek açık dünya sayılabilecek mekanlarda geçiyor bu oyun.

Paris’in bir bölgesine, genelde metro vasıtasıyla indiğimiz andan itibaren başlatılan bölümler, genellikle bu şehrin sokaklarından geçerek ilerliyor. Yalnız, pek çok evin açık bir penceresi, yoldaki bir geçit ya da Naziler tarafından kontrol altındaki bir kontrol noktasının ardından yeni bir alana geçiş yapılabiliyor. Üst kısımlarda söylediğim gibi turuncu bir işaretle görevimiz olan yere doğru gidebiliyoruz fakat bazen bu görevimiz olan yer diğer bölgede kalabiliyor.

Wolfenstein: Youngblood oynarken bu geçişler ilgimi ve beğenimi kazandı. Tam, yol yok, burada kaldım, dediğim sırada yanında bulunduğum binanın açık penceresinin oyuna devam ettiğini anlamam çok oldu.  Bu açık pencereye yöneldiğimde yalnızca bir geçit değil, özenle tasarlanmış bir iç mekanda buldum kendimi. Bahsettiğim geçit noktaları yalnızca evlerin içleriyle sınırlı değil tabii ki. Girilen her kapının ardından, kapalı mekanda geçen bir oyuna geçiş yapıldığını hissettiren detaylarla karşılaşılabiliyor.

Ayrıca, belirttiğim bölgeler yalnızca Nazi işgali altındaki Paris sokaklarıyla sınırlı kalmıyor. Yer altı tünellerini, özel üst bölgelerini, devasa fabrikaları ve özenle tasarlanmış pek çok mekanı bu oyunda görebildim. Hatta bazı bölümlerde o kadar çok bölge arasında yol kat etmek gerekti ki yer yer yorulduğumu söylesem yalan olmaz. Yine üst kısımlarda ifade ettiğim gibi ana üsse dönmek, böylesine uzun ve sonu olmadığı hissettirilen bölümlerde ilaç gibi geliyor. Bir de bazı görevlerin bitişinden itibaren geri dönüş yolunu bulmak sorun olabiliyor, benden söylemesi. Göreve giderken bize yardımcı olan turuncu işaretler, dönüş yolunda karşımıza çıkmayabiliyor.

Wolfenstein: Youngblood

Wolfenstein: Youngblood derken, ergen kanından bahsedildiğini tahmin etmemiştim

Gelelim, işin en can alıcı kısmı olan oynanış mekaniklerine. Her video oyununun kendine özgü özellikleri vardır, bildiğiniz üzere. Çeşitlilik ve farklılıkları ne kadar iyi olursa olsun, oynanış mekanikleri açısından sınıfı geçemeyen bir yapımın, geleceğinin pek de parlak olmayacağını tahmin edersiniz. Meraklanmayın, kötü bir haber vermeyeceğim çünkü Wolfenstein: Youngblood oynanış mekanikleri açısından kesinlikle sınıfta kalacak bir FPS oyunu değil.

Bu yapım, şahsımın takıntılı olduğu bir nokta olan günümüzdeki oyunların izinden gitmiyor; düşmanı öldürdüğünüz anda hedef imleci tuhaf şekillere bürünmüyor. Oldukça tatmin edici olan silah mekanikleri sayesinde vuruş hissini ziyadesiyle veren oyunda, düşmanın öldüğünü en basit olarak ekranda beliren tecrübe puanıyla anlıyoruz. Bir de düşmanların üstünde can barları bulunuyor ama o da bana göre sıkıntılı bir durum oluşturmuyor. Zaten, bu türdeki çoğu oyundan bu can barlarına aşina olduk artık.

Can barlarının bulunmasının, zarardan çok fayda sağladığını da söyleyebilirim. Yine benzer oyunlardan hatırlanacağı üzere düşman seviyesinin değişmesiyle birlikte düşmanlara verilen hasar miktarında değişiklik oluyor. Can barları sayesinde bu değişimi anladığımız gibi çok daha önemli bir oynanış mekaniğinin de farkına varıyoruz. Bu çok önemli oynanış mekaniği ise her düşmanın silah çeşidine göre hasar alma miktarlarının değişik olması. Kardeşim, elbette tabanca ile pompalı aynı hasarı vermez demeyin, ben de daha fazla beklemeden anlatayım.

Şöyle ki bazı silahların mermilerini istediğiniz kadar düşmanın üzerine boşaltın, bir arpa boyu kat edemediğiniz durumlar oluyor. Bazı silahlar ise aynı adamı birkaç vuruşta indirebiliyor. Bir de bazı düşmanların kasklarını ya da önemli noktasındaki zırhını devirmeden o düşmana öldürücü hasar verilemiyor. Bu noktada da oyun bizi farklı stratejilere ve elimizdekileri mantıklı kullanma mecburiyetine itiyor. Ayrıca, karakterimizin gerçekleştirdiği özel yetenekler var ki onu da alt satırlarda anlatayım.

Wolfenstein: Youngblood

Karakter geliştirme sistemi basit bir biçimde işliyor

Sözü fazla uzatmadan, oyunda J tuşuyla girilen menüde karşımıza nelerin çıktığını sayarak devam edeyim. Bu yapımda, hareket ve aksiyon tuşlarıyla birlikte en çok J tuşunu kullanacağımızı da bir kenara yazayım. Bahsettiğim bu menünün içerisinde; görevler, karakter, silahlar, eğitim bilgileri ve koleksiyon eşyaları olmak üzere 5 ana bölüm yer alıyor. Görevler kısmına, inceleme yazısının üst satırlarında değindim. Bu menüdeki eğitim kısmı öğrenilen bilgileri sıraya koyuyor. Koleksiyon eşyaları ise mekanlarda rastlanan ve toplanabilen eşyaların sıralandığı yer oluyor.

Bahsettiğim menüdeki karakter ve silahlar kısımları detaylıca anlatmak istediğim asıl noktalar. Buralarda hem karakter hem de silahlar için geliştirmeler ve özelleştirmeleri yapılabiliyor. Karakter kısmına baktığımızda üç bölüm görüyoruz. Bunlar, karakterin özellikleri, karakterin görünüşü ve oynanış sırasında yaptığı animasyonlar olarak sıralanıyorlar. Karakter özellikleri de kendi içerisinde, ayrılıyor ama bu uzun uzadıya seçeneklerin sunulması, oyundaki yetenek yükseltmelerinin sayısını fazlalaştırmıyor.

Kendi içinde bölümlere ayrılan yetenek geliştirmeleri kısmında; maksimum sağlığımızı ve zırhımızın miktarını, düşmanlardan elde edilen cephanenin oranını, kaçınma hareketlerin çeşitliliği, ağır silah taşıyabilme gibi özellikleri alabiliyoruz. Bu özellikler ilk seviyede açılıyor ve her 10 seviyeden bir sonraki seviyesi serbest kalıyor. Toplamda da 30. seviyeye kadar yani 4 birimlik yükseltme yapılabiliyor. Yükseltmeler için bölümlerde verilen birimler kullanılıyor.

Ayrıca karakterimiz için yeni giysiler ve kaskları satın alabiliyoruz. Benzer bir işleyiş silahlar seçeneği için de geçerli. Silahların parçaları, oyundaki karakter seviyesi ve oyun içi para karşılığında geliştirilebiliyor. Yine benzer şekilde silah kaplamaları da oyun içi olarak satın alınabiliyor. Bir de karakter animasyonlarını değiştirme seçeneği bulunuyor. Bu kısımların çok gibi göründüğünü ama fazlaca detaylı olmadıklarını tekrar edeyim. Az sayıda görsel unsur oyunda yer alıyor, ilerleyen zamanlarda arttırılması gerekebilir.

Wolfenstein: Youngblood

80’li yılların müzikleri ve günümüzün grafiklerinin harika uyumu

Eskiden bir video oyununun grafiklerini överken, neredeyse sinematikleri gibi güzel grafikleri var, gibisinden cümleler kullanılırdı. Wolfenstein: Youngblood oyununda bu durumun tersini gördüğümü söyleyebilirim. Bu yapımın oynanış grafikleri, renk paleti seçimleri, ışık ve gölgelendirmeleri gayet başarılı ama oyunun sinematikleriyle ilgili aynı şeyi söyleyemiyorum. Hikayenin aktarıldığı sinematikler oldukça kasvetli ve kalitesiz duruyorken, oynanışa geçildiğinde sinematik kalitesinin çok üzerinde grafiklerle karşılaşılıyor.

Bilindiği üzere, Wolfenstein serisinde Nazilerin kazandığı bir hayali dünya teması ele alınır ve bu serinin oyunları 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemlerde geçerler. Wolfenstein: Youngblood da kurgusal olarak 1980’li yıllarda geçiyor. Bu dönemin harika müziklerinin oyunda bulunuyor. Ayrıca silah sesleri ve oyunun geneline yayılan çevre seslerinin şimdiye dek yapılanların en iyilerinden olduğu görüşündeyim. Bilgisayarın kendi hoparlörlerinden oynadığım sıralarda bile öylesine gerçekçi çevre sesleri vardı ki etrafıma bakmak durumunda kaldığım pek çok an oldu.

Oyunun PC performansını da yeterli bulduğumu söyleyebilirim. NVIDIA GeForce GTX 1060 modelinin 6 GB’lık sürümünde, bir takılmayla karşılaşmadan optimize edilmiş bir biçimde oynayabildim. Yalnız farklı model ekran kartlarında bazı performans düşüşleriyle karşılaşıldığını duydum. Bilgisayarınızın özelliğine göre değişimler görülebilir. Oyunun konsol sürümleri için ne yazık ki bir yorum yapamıyorum. Özellikle, Nintendo Switch sürümünün performansını merak etmeme karşın elimdeki PC sürümünü baz almak durumundayım.

Bu arada PC sürümü demişken, PC kullanıcıları için küçük ama önemli bir hatırlatma yapmak isterim. Wolfenstein: Youngblood oyununun PC sürümünü, Türk Telekom bünyesindeki Playstore üzerinden Steam platformuna göre daha avantajlı fiyatlarla ve 12 ay taksit seçeneğiyle alma imkanı bulunuyor. Öte yandan oyunu deneyimlediğim AOC AGON AG322QC4 model oyuncu monitörünün performansını ziyadesiyle beğendiğimi ve ASUS ROG Delta Core oyuncu kulaklıklarıyla harika olanın bir adım ötesine geçtiğimi hissettiğimi söylemeden geçmeyeyim.

Wolfenstein: Youngblood

Wolfenstein: Youngblood, eğlenceli bir yaz aşkı olabilir

Yaz aşkları kısa sürer ama asla unutulmazlar, gibi konuyla hiç alakası olmayan bir sözün üzerinden devam etmeyeceğim, merak etmeyin. Konumuz: video oyunları ve bu kısır dönemde çıkışını gerçekleştiren Wolfenstein: Youngblood. Oynayabilecek oyun bulmak ve seçmek konusunda sıkıntı çeken, FPS oyunlarını seven oyunculara bu yapımı gözüm kapalı önerebilirim.

Günümüzdeki neredeyse her video oyunu gibi farklı türlerin karışımı olan oldukça eğlenceli işlenmiş bir yapım var karşımızda. Oyunun eksiklikleri yok mu, tabii ki var. Mesela geliştirici ekibin, her şeyden biraz ekleyeyim derken yapmak istediklerini yarım bıraktığını çokça hissettim. Karakter geliştirme ve özelleştirme seçenekleri çok kısıtlı.

Menüler uzun uzadıya açılıyor fakat beklenen detaylardan uzak kalınıyor. Oyunun eşli oyuncu temelli yapıda olduğu söyleniyor ama tekli oyunculu olarak da gayet rahat oynanabiliyor. Her türden tatlar var kısaca yalnız belirli bir yeterlilikte. Çok fazla detay aramayanlar için sıkıntılı bir durum değil bu ama bir Borderlands veya Destiny serisinin detaylarını beklemeyin.

Öte yandan hikaye anlatımı, oyunun grafikleri, oynanış mekaniklerindeki tatmin edicilik göz önüne alındığında, Wolfenstein: Youngblood oyununun keyif veren bir yapım olduğunu belirteyim. Özellikle bölüm tasarımları, Nazi işgalindeki Paris sokaklarının çizimleri ve oyunum dönemsel müziklerini ayrıca beğendiğimi yineleyeyim. Günümüzün koşullarına göre uygun olan fiyatıyla, yaz aylarındaki boşluğu doldurmak isteyen oyuncular için kalbur üstü bir oyun alternatifi olacaktır.

Wolfenstein: Youngblood, eşli oyunculu olarak lanse edilmesine rağmen tekli oyunculu olarak da rahat rahat oynanabilecek bir yapım. Mensubu olduğu FPS serisine pek çok yenilik getiren bu oyun, bu yenilikleri tam ve çeşitli olarak sunamaması bazı oyuncularda eksiklik oluşturabilir. Yine de grafikleri, sesleri ve tatmin edici oynanışıyla yaz aylarını renklendirmek isteyenler, Wolfenstein: Youngblood oyununu, uygun fiyatlarıyla tercih edebilirler.
Olumlu
Oynanış mekanikleri gayet tatmin edici.
Uygun fiyatı ve yeterli oynanış süresi.
Grafikleri ve dönemsel müziklerinin başarılı olması.
Çizgisel oynanışın dışında seriye yenilik getirme çabaları.
Eşli oyunculu olarak lanse ediliyor fakat tek kişilik de rahat rahat oynanabiliyor.
Olumsuz
Karakter geliştirme ve özelleştirme seçenekleri yetersiz kalıyor.
Birden fazla oyun türünü aynı anda denemesine rağmen bu türler eksik kalıyor.
8.2