Death Howl, bağımsız oyun dünyasında sıkça gördüğümüz türleri cesur bir şekilde harmanlayarak karşımıza çıkan, oldukça ilginç bir yapım. The Outer Zone tarafından geliştirilen ve kaliteli yapımlarıyla tanıdığımız 11 bit studios tarafından yayınlanan bu oyun, Soulslike zorluğunu stratejik kart oyunu mekanikleriyle birleştiriyor. Piyasada birbirinin kopyası olan sayısız oyun varken, Death Howl kendine has karanlık atmosferi ve taktiksel derinliği ile ilk bakışta dikkat çekmeyi başarıyor. Oyunu sadece bir kart oyunu olarak tanımlamak haksızlık olur; bu daha çok keder ve yas üzerine kurulu, “big-pixel” sanat tasarımıyla süslenmiş zorlu bir hayatta kalma mücadelesi.

Death Howl oyununun hikayesi, Ro adında yaslı bir annenin, ölen oğlu Olvi’yi bulmak için ruhlar alemine yaptığı umutsuz yolculuğu konu alıyor. Bu anlatım, uzun ara sahneler veya detaylı diyaloglarla değil, daha çok atmosfer ve sembolik karşılaşmalar üzerinden ilerliyor. Death Howl oynarken kendinizi klasik bir kahramanlık hikayesinin içinde değil, İskandinav folklorundan beslenen karanlık, kasvetli ve acı dolu bir masalın ortasında buluyorsunuz. Hikaye anlatımındaki bu minimalizm, oyuncunun kendini o tekinsiz ormanda daha yalnız ve çaresiz hissetmesine neden oluyor ki bu da oyunun temasıyla birebir örtüşüyor.

Görsel olarak Death Howl, son yıllarda popüler olan piksel sanatını (pixel art) farklı bir boyuta taşıyor. Big-pixel estetiği ve sınırlı renk paleti kullanımı, oyuna hem retro bir hava katıyor hem de ruhlar aleminin o grotesk güzelliğini vurguluyor. Siyah, gri ve köz rengi tonlarının hakim olduğu bu dünyada, görsellik sadece bir süs değil, aynı zamanda hikayenin bir parçası. Karakter animasyonları, pikselli yapılarına rağmen şaşırtıcı derecede etkileyici ve akıcı. Ortamın bozulmuşluğu ve gerçeküstü yapısı, oyunun görsel diliyle mükemmel bir uyum içinde sunuluyor.

Ses tasarımı ise oyunun atmosferini güçlendiren en önemli unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Menüdeki lo-fi şamanik ezgilerden, karanlık ormanda yankılanan boğuk ayak seslerine kadar her detay özenle işlenmiş. Oyunu denerken özellikle ses efektlerinin yarattığı gerilimi çok net hissettim; kemiklerin birbirine çarpma sesi veya görünmeyen bir örümceğin sürünme sesi tüyler ürpertici olabiliyor. Death Howl, sessizliğin ve minimal seslerin, gürültülü aksiyon müziklerinden çok daha korkutucu olabileceğini kanıtlar nitelikte bir ses mühendisliğine sahip.

Oynanış mekaniklerine gelecek olursak, oyun sıra tabanlı bir ızgara (grid) sistemi üzerinde ilerliyor. Burada klasik aksiyon oyunlarındaki reflekslerin yerini, satranç benzeri bir strateji ve öngörü alıyor. Death Howl, oyuncuyu sürekli düşünmeye iten bir yapıya sahip; harita üzerindeki her hareketiniz, kart destenizdeki her hamleniz hayati önem taşıyor. Düşmanlarla karşılaştığınızda sadece doğru kartı oynamak yetmiyor, aynı zamanda karakterinizi ızgara üzerinde doğru konuma yerleştirmeniz de gerekiyor. Bu durum, Death Howl içerisinde savaşı basit bir kart düellosundan çıkarıp taktiksel bir bulmacaya dönüştürüyor ve bu benim oldukça hoşuma gitti.

Kart sistemi ve deste oluşturma mekaniği, Death Howl oyununun kalbinde yer alıyor ama alıştığımızdan biraz farklı işliyor. Kartları kullanmak için bazen mananızı, bazen de savunmanızı feda etmeniz gerekebiliyor. Oyunda ilerledikçe, düşmanların ölüm çığlıklarını (Death Howls) toplayarak ve etraftan bulduğunuz eserleri kullanarak yeni kartlar üretebiliyorsunuz. Bu sistem, Inscryption gibi oyunları sevenlere tanıdık gelebilecek bir gizem ve fedakarlık teması içeriyor. Her kartın bir bedeli olması, oyuncuyu sürekli risk ve ödül arasında bir denge kurmaya zorluyor.

Death Howl, zorluk seviyesi açısından kesinlikle Soulslike etiketinin hakkını veriyor. Düşmanlar siz dinlendiğinizde yeniden doğuyor ve oyun sizi elinizden tutup yönlendirmek yerine, keşfetmeniz için serbest bırakıyor. Harita üzerindeki kutsal koruluklar (Sacred Groves), hem canınızı tazelediğiniz hem de stratejinizi gözden geçirdiğiniz kontrol noktaları olarak işlev görüyor. Ancak bu noktalar arasındaki yolculuklar oldukça tehlikeli olabiliyor. Oyunda ölmek tam anlamıyla bir son değil; her başarısızlık, ruhlar aleminin kurallarını biraz daha iyi anlamanız için bir fırsat sunuyor.

Death Howl oyununun eleştirilmesi gereken noktalarından biri, özellikle başlangıç aşamasındaki tekrara düşen yapısı. Karakterinizi güçlendirmek ve destenizi geliştirmek için bazen aynı küçük ruhları defalarca yenmeniz, yani grind yapmanız gerekebiliyor. Bu benim çok hoşlandığım bir yöntem değil ve bence bu durum oyunun temposunu biraz düşürebiliyor. Daha büyük ve tehlikeli düşmanlara kafa tutabilecek seviyeye gelene kadar, ormanda daireler çiziyormuş gibi hissedebilirsiniz. Sabırsız oyuncular için bu giriş süreci biraz yorucu olabilir.

Keşif hissi de Death Howl oyununun bir diğer güçlü yanı ama bu da çift ucu keskin bir kılıç gibi. Oyun size nereye gideceğinizi açıkça söylemiyor; bunun yerine şifreli ipuçları ve gizemli karşılaşmalarla yolunuzu bulmanızı bekliyor. Bu durum, keşfetmeyi sevenler için harika bir deneyim sunarken, daha doğrusal ve net bir ilerleyiş arayan oyuncuları hayal kırıklığına uğratabilir. Death Howl dünyasında kaybolmak işten bile değil ama oyunun tasarım felsefesi zaten bu kaybolmuşluk hissi üzerine kurulu. Bu yüzden çok da bir şey demek istemiyorum.

Düşman çeşitliliği ve bölüm sonu canavarları, stratejinizi en çok zorlayan anlar oluyor. Büyük ruhlarla savaşırken, elinizdeki kartların sinerjisini ve karakterinizin konumunu mükemmel yönetmeniz gerekiyor. Küçük hatalar bile bu acımasız dünyada cezalandırılabiliyor. Ancak zorlu bir savaşı, zekice kurgulanmış bir hamleyle kazanmanın verdiği tatmin hissi paha biçilemez. Oyunun affetmez yapısı, her zaferin gerçekten kazanılmış bir başarı gibi hissedilmesini sağlıyor.

Piyasadaki diğer oyunlarla kıyaslandığında, Death Howl kendine özgü bir niş yaratmayı başarıyor. Blasphemous gibi oyunların atmosferik derinliğini, Slay the Spire veya Inscryption gibi oyunların mekanik zekasıyla birleştiriyor. Ancak bunu yaparken hiçbirinin kopyası gibi hissettirmiyor. Fiyat-performans açısından bakıldığında, sunduğu 20-30 saatlik oynanış süresi ve derinliğiyle, türün meraklıları için tatmin edici bir içerik sunuyor. Özellikle taktiksel derinliği ve sanatsal anlatımı önemseyenler için güçlü bir alternatif.

Sonuç olarak Death Howl, herkese hitap eden bir oyun olmayabilir; sabır, dikkat ve melankoliye karşı bir tolerans gerektiriyor. Ancak piksellerin arkasına gizlenmiş bu kederli hikayeye ve zorlu mekaniklere şans verenler için unutulmaz bir deneyim vadediyor. Eğer strateji kurmayı seviyorsanız, zorluktan korkmuyorsanız ve ruhlar aleminin karanlık estetiği ilginizi çekiyorsa, bu yolculuğa çıkmanızı kesinlikle tavsiye ederim. Profesyonel bir gözle baktığımda, teknik ufak tefek aksaklıklarına rağmen, oyunun sanatsal bütünlüğü ve atmosferi büyük bir övgüyü hak ediyor.

Death Howl

9

Artılar

  • Big-pixel estetiği ve sınırlı renk paletiyle yaratılan özgün, tekinsiz görsel atmosfer.
  • Basit bir kart oyununun ötesine geçen, konumlandırmanın hayati önem taşıdığı derin stratejik savaş sistemi.
  • Minimalist ama gerilimi sürekli canlı tutan başarılı ses tasarımı ve ambiyans.
  • Diyaloglara boğmadan, semboller ve atmosfer üzerinden anlatılan etkileyici hikaye.
  • Risk ve ödül dengesini oyuncuya hissettiren tatmin edici zorluk seviyesi.

Eksiler

  • Oyunun ilk saatlerinde karakteri güçlendirmek için gereken grind süreci tempoyu düşürebiliyor.

Etiketler: